23 Ocak 2023 Pazartesi

ÜTOPYALAR - 1

 ÜTOPYA VE GERÇEKLİK

 

Sosyalizm on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının üzerine bir ütopya
olarak çökmüştür.

Bu ifade, kesinlikle şu iki tepkiden birisine yol açar: ya kendini, insan iradesinin uçan halısından ziyade tarihsel gereksinimin sağlam vasıtasında daha güvende hissedenlerin kızgın protestolarına ya da dünyamızın, eşitliğe doğru yapılan sonuçsuz girişimler tarafından sık sık ziyaret edilmeseydi çok daha
mutlu bir yer olacağını düşünenlerin dostane gülümsemelerine.

Hem protestolar hem de gülümsemeler ‘ütopya’ kavramının kamu zihninde tortulaşan anlamınca, kısmen haklı çıkarılmaktan daha fazlasını elde etmiştir.

Ama benim kullanmayı önerdiğim anlam bu değildir.

Gündelik konuşmada oldukça sık karşımıza çıkan ‘ütopya’
kelimesinin bağlamı, bir fikri, bir projeyi, bir beklentiyi ‘sadece
ütopya’ olarak ayıplama ifadesidir.

Bu ifade tartışmanın sonunu işaretler, başını değil.

Birileri hâlâ, bu hükmün özel bir durumda uygulanıp uygulanamayacağına emin olmak için münakaşayı devam ettirebilir, ancak uygulanabilse bile, söz konusu fikrin muhtemel gerçek değerinin daha ayrıntılı izahı çok az anlam
ifade edecektir.

İtham, fikrin, önü alınmaz bir fantezinin hayal dünyasına ait, bilimsellik dışı, gerçeklikle anlaşmazlık içindeymiş gibi değerlendirilerek terslenmesine ve geri dönülemez şekilde reddedilmesine varır -başka bir ifadeyle itham, fikrin, bilimsel söyleme güvenli mesafede tutacak şekilde sınırlarını çizen
bütün bu özelliklerle yüklüdür.

Bu işlem, fikri, asıl gerekçelerine başvurmaya artık gerek
duymayan, tamamıyla baştan savma bir işleyişe dönüştürmeye
yetecek şekilde yapılır.

Herhangi bir kişi, ütopik düşünüşün içine düştüğü itibarsızlığın, modern bilim kümesinin kati olarak insan eylemi haritasından çıkartmaya çalıştığı, maceracı insan zihninin abartılı ve saçma yolları olan büyü, din ve simya tarafından paylaşıldığını varsayabilir.

Başlangıçtan itibaren atıl, gerçeklikte temelleri bulunmayan gerçek dışı bir plan olarak tanımlandığından, ütopya, geri dönülemez şekilde yanlış fikirlerin arasına dökülür ki bu aslında insanın ilerlemesini ve insan çabasını, aklın ve rasyonalitenin yollarından ayırarak aksatır.

Başat kullanım, Thomas More’un terimini, bilerek yaratılan belirsizliğinden sıyırarak ve onu esasen birbirinin içerisine geçmiş iki anlamından birisine - ‘var olmayan bir yere indirgeyerek, ütopyanın tarihsel konu dışı olma durumunun kendini gerçeklemesine hizmet eder.

Öneminin sonradan anlaşılması fırsat bilinerek, ortaya konulan planlar tahminler olarak sınıflandırılırken, ‘ütopya’ ismi
gerçekleştirmeyi başaramayanlara ayrılır.

Ütopyalara, yanlış çıkan tahminler ya da kendi gerçekçiliğini ispatlamayı başaramayan planlar olarak muamele etmenin
yetersizliği, eğer sadece insanlık tarihinin her anının, az ya da
çok, açık uçlu bir durum olduğunu kabul edersek belirginleşir;
kendi geçmişinin yapısı tarafından tamamıyla belirlenemeyen
ve bünyesinden birden fazla olay dizisinin çıkabileceği bir durumdur bu (sadece öznellik içerisinde, kendi bilgimizin durumunu göz önüne alma anlamında değil, nesnel anlamda da,
sadece eğer kusursuz bir araştırma ve veri işleme teknolojisi el
altında bulunabildiğinde, bugünle ve geçmişle ilgili toplanabilecek tüm bilgimizin vaziyetini değerlendirerek).

Wright Mills, “kendi eylemleri hakkındaki tahminlerin farkına
varabilirler, kendilerini bunlara göre yeniden yönlendirebilirler
ve çoğunlukla yönlendirirler de.

Tahminleri yanlış ya da doğru çıkarabilirler.

Yapacakları şey, henüz, çok iyi bir tahmine bağlı değildir.

Belli bir özgürlüğe sahip olana kadar insanların yapabilecekleri rahatlıkla tahmin edilebilir olmayacaktır.”

 Mills’in üzerinde durduğu nokta, gelecekle ilgili ifadelerimizin başlangıçtan itibaren açıkça öngörmeye çalıştığı olayların asıl gidişatı ile kıyaslanmak üzere kitap raflarında edilgen halde bekleyen salt tahminler olmaktan uzak bir şekilde, söz konusu geleceği şekillendiren etkin faktörler haline gelmeleriydi.

 Tarihin gidişatını ne yöne saptıracakları bu ifadelerin yalnızca içeriğine bağlı değildir.

Bazılarına göre sapmalar, içsel olarak tahmin edilemeyen dik kafalı insan praksisini dayanak alır.

Eğer öyleyse, tahminler veya daha genel olarak gelecek tasavvurları hakkında sorulacak doğru soru, bunların sonraki olaylar tarafından doğrulanması veya yanlışlanması değil, bu olayların, kamu zihnindeki söz konusu tasavvurların varlığı tarafından hangi yönde ve ne dereceye kadar etkilene veya yaranla geldiğidir.

 Thomas Cariyle tarihi “hapsedilmiş bir peygamberlik” olarak tanımlamıştır; Oscar Wilde “Ütopya’yı içermeyen dünya haritası, İnsanlığın her zaman yer bulduğu o ülkeyi dışarıda bıraktığı için göz atmaya bile değmez” fikrini ortaya koymuştur; Anatole France bilimle zehirlenen kendi çağdaşlarını “başka zamanların ütopyaları olmadan, insanlar hâlâ mağaralarda, sefil ve çıplak halde yaşıyor
olurlardı” sözleriyle uyarmıştır.

 Ve Gabriel Tarde, yerindeliğiyle adeta naif şu soruyu öne çıkartmıştır: “Daha olmamış geleceğin, şimdiyi, artık bırakılması gereken geçmişten daha fazla etkilemesi, bana ne daha çok ne de daha az makul gelmektedir”.

Bu düşünürlerin, sadece ütopya ve onun etkin tarihsel rolü meselesiyle değil, çok daha geniş bir insan doğası sorusuyla cebelleştikleri görülebilir.

Kültürü, öğrenmeye, yaratıcılığı baltalamaya indirgeyen
muhafazakâr bakışa radikal karşıtlık, alışılmışın dışındaki insan
varoluş kipinin, tam olarak belirli olmayan ve aynı zamanda,
tekrar ve tekrar, en kalın şekilde tabakalaşmış alışkanlık kalıplarını bile tahrip etmeye muktedir olması bakımından geçmişten niteliksel olarak ayrı olan bir zaman kipine, geleceğin biricik fenomenine bağlı olduğu varsayımıyla başlar.

Kültürün en çarpıcı ayrıştırıcı özelliği, öğrenmeyi reddeden, şartlandırıcı baskıya direnen, göz önüne getirilebilir herhangi bir fiziki duyu tarafından algılanmayan “uyarıcıya” “tepki veren” kötü şöhretli insan kabiliyetidir.

İcat kabiliyeti ve inatçılığa varan özgünlük, insanları, en az öğrenme yetenekleri ve şartlandırılma kapasiteleri kadar karakterize ederler.

Bazı düşünürler itirazlarında ‘öğrenen insan imajının aksi yönünde öyle ilerlerler ki, yukarıda resmedilenin tam karşısında bir duruş sergilerler, mesela Teilhard de Chardin: “Sonunda, bilimsel anlamı yaratanlar gerçekçiler’ değil Ütopyacılar olmuştur.

Onlar, hayalleri gü­lümsememize yol açsa da, en azından, insan fenomeninin hakiki boyutlarına dair bir hissiyata sahiptirler” der.

İnsanın doğası ne olursa olsun ütopyacı yöntemle düşünme
kapasitesi, süre giden ilişkileri kırmayı, insanın kendisini alışılagelmişin, sıradanın, ‘normal’in apaçık haldeki ezici zihinsel ve fiziksel egemenliğinden kurtarmasını gerektirir.

Bu itibarla, ütopyacı düşünüş, Raymond Ruyer’ın güçlü bir şekilde vurguladığı gibi, icatla aynı kategoridedir.

 “Mesleklerin insana uygunluğu üzerine değil, insanların mesleklere uygunluğu üzerine hükümler veren”, gerçekte teknik olma idealini kabul eden, onları belirlemek yerine araçsallaştırmaya yol açan sonuçların peşinde koşan bir dünyadayız.

“Zıueck” mükemmelliğini tek kabul edilebilir ideal olarak gören, teknik mükemmellik ve verimlilik idealleri üzerine inşa edilmiş uygarlığımızda, icat, tamamıyla meşru, takdir gören ve itibar getiren bir uğraştır; gelgelelim ütopyalar, aynı psikolojik yapıyı ve mevcut işleyişe, kalıplara karşı koymak için aynı isteği gerektirse de, öyle değillerdir.

Yeniden Ruyer’dan alıntı yaparsak, ütopist düşünür, takip etmeyi dilediği istikametten herhangi bir sapmanın kararlı bir şekilde önüne geçmeye çalış­masında, “zihinsel deneyim vasıtasını” bir noktada terk etmeye karar vermedikçe sadece sıradan bir sosyolog olacaktır.

 “Zihinsel deneyimin vasıtasını terk etmek”, icat yapan ile ütopyacıyı birleştiren ortak özelliktir; bununla beraber icat yapan hâkim değer standartları tarafından betimlenen çerçevedeki teknik mükemmelliğin takipçisiyken, ütopyacı, standartların kendisine karşı koyar ve bu durum Zıveckrationalitâ?'a kendisini kaptırmış bir dünyada tüm farklılığı yaratır.

Virgilio Melchiore ütopyacı imgelemi, “mutlak bilinçlilik” ile “tarihsel durumun farkında olunması” arasına yayılan Kant’çı “dolayım alanına” yerleştirir.

“Mutlak” bizim uygarlığımızın çok az faydalandığı bir şeydir;
Nietszche’nin Femsterılieben’si karşısında çaresiz kalıp acı çekenler, sınırsızlığıyla öne çıkan bir teknik kurgu ile insan ilişkilerinedair her şeyin cesaret kırıcı kıtlığının bir karışımından oluşan meşhur bilimkurgunun harika dünyasına dalarak deşarj olmaya davet edilmektedirler.

İnsan, özgürlüğün ne raddede yaşandığı­nın, insanların kendilerininkinden farklı bir dünyayı tahayyül edebilme mertebesiyle ölçülebileceğini düşünmeye başlar.

Bunlar, “yalnızca ütopya” klişesinde kendisini gösteren alaycı bakış açısını şiddetle reddetmemizin sebepleridir.

Bu klişe, değerlendirmeye soyunduğu ütopyadan ziyade, içerisinde geçer akçe haline geldiği sosyal sistemlerin doğasını yansıtıyor gibidir.

Aslına bakarsanız sosyal yaşamın, ütopyanın uçsuz bucaksız rolü
dikkate alınmadan anlaşılamayacağını düşünüyorum.

Ütopyalar, kültürün bütünüyle birlikte - Santayana’nın dediği gibi -
keskin tarafı geleceğe dayanmış bir bıçak özelliği taşırlar.

Sürekli, geleceğin şimdiki zamanla birlikte tepki vermesine neden olurlar ve böylece insanlık tarihi olarak bilinen bileşkeyi üretirler.

Şimdi, genelde ütopyaların ve bilhassa sosyalizmin, tarihi süreçte önemli ve inşa edici bir rol üstlendikleri iddialarını bana göre tasdik eden işlevlerinin ana hatlarını sıralayacağım:

1. Ütopyalar şimdiyi göreceleştirir.

Bir kimse mutlak olduğuna inanılan bir şeye eleştirel yaklaşamaz.

Ütopyalar, mevcut gerçekliğin taraflılığını açığa çıkararak, gerçekliğin sadece kü­çük bir noktasını işgal ettiği olabilirin alanını tarayarak, insanın mevcut açmazını kendi başına dönüştüren eleştirel bir tutuma ve eleştirel bir eyleme zemin hazırlarlar.

Öyleyse, ütopyaların varlığı, şimdinin cerahatli sorunlarına alternatif çözümler düşünme becerisi, yani tarihsel değişimin gerekli koşulu olarak görülebilir.

Ütopyalar, pragmatik olarak tasarlanmış gerçekçilikle çok az
ilgilenmeleriyle seçim platformlarından ve hatta uzun vadeli siyasi programlardan farklılaşırlar.

Onlar serbest bırakılmış hayal gücünün lüksünü öne çıkartırlar ve onu, siyasi oyunların kesinlikleriyle dizginlendiğinde asla ulaşamayacağı uzak açıklıklara taşırlar.

Mantığın ve akılcılığın anlamı daha ziyade siyasi oyunlarla tanımlandığından “ütopyalar, şu anda var olandan çıkan
mantıksal ve direkt adımlar olarak görünmezler.

Ütopyacı bakış, bu anlamda, tarihsel devamlılıkla ilişiğini keser.”

Bununla beraber bu bakış onların, toplumun pratik zihinli yenilikçilerine faydalı olmayacakları anlamına gelmez.

Ütopyalara karşı alaycılıktan başka hiçbir tutumun ağırbaşlı bir zihnin “ger­çeklikle” ilgilenmesi olmayacağı, yani başka hiçbir şeyin kendi toplumunun peyderpey iyileşmesine yol açmayacağı anlamına da gelmez.

Bir milletin ana siyasi bloklarının ödemeler dengesi ve banka faizlerinin seviyesi hakkında tartışmalara girmekten başka bir şey bilmediği durum, aslında, ütopyacı fikirler rezervinin tehlikeli bir şekilde kurumaya başladığının işaretini ve tehlikenin yaklaştığı haberini verir.

Samimi bir gerçekçilik içeren, mevcut tüm fırsatların stokunu kullanan bir siyasetin zeminini hazırlayan ütopyacı kavrayışın keşfedilmemiş geleceğe karşı yürekli tutumu, onun tüm bağlantılarını kesip atma ve saçma olma yeteneğinden çıkar.

Ütopik fikirlerin varlığı ve canlılıkları, sallantılı ama güçlü bir gelişim içerisindeki bir toplumun belirtileri olarak görülebilir.

Lewis Mumford’ın sözleriyle, “ideal bir düzen fiziksel bir koruyucu kabın ideolojik eşitidir: Dış değişimi insan amacının sınırları içerisinde tutar.

Bir cemaat, ideallerin yardımıyla, birçok olabilirlik arasından kendi doğasıyla bağdaşanları veya insanın daha fazla gelişimini vaat edenleri seçer.

Bu Aristoteles’in biyolojisindeki entelekyanın rolüne tekabül eder”.

Samimi gerçekçilikle ağırbaşlılık kisvesinin arkasına saklanmış çekincesiz muhafazakârlığı ayıran ince çizgi, umudunu yitirmiş ve yerinden memnun ortak kanıya hayali gibi görünen insanın tüm alternatiflerini değerlendirme faaliyetini istemekle
reddetmek arasında salınır.

2. Ütopyalar, kültürün, şimdiki zamanda olabilecekleri
keşfedilmesini içeren yönüdür .

Gözlerini nadiren mevcut gerçekliğin çok üzerinde bir noktaya dikerler.

Aslında, kendi çağdaşlarının tecrübe ve tutkularından çıkan tasarılarında ve şu veya bu yerleşik kurumu ayrıştırıp arzu ettikleri değişimin vasıtası olarak kullanma ihtiraslarında şaşırtıcı şekilde gerçekçidirler.

Hiçbir devir, der Marx, çözemeyeceği problemleri ortaya atmaz.

George Sorel, bu tarihsel-felsefi genellemeye psikolojik bir açıklama ekleyerek, bir zihnin bir fikri öne çıkarmasının, o fikrin zaten ortalıkta olmasından kaynaklandığına dikkat çeker.

Aynı kültür gibi, yoksunluktan kaynaklanan kışkırtıcı duygularının ve her daim mevcut inatçı gerçekliklerin ıslah edici sıkıştırmalarının çifte baskısı altındaki herhangi bir kuşağın -eğer o kuşak bir tanesine sahip olacak kadar şanslı ve özgürse- ütopik idealleri şekillendirmesi nedeniyle söz konusu önermelerin tersi olamaz.

Bir taraftan Frank E. Mannel, “ütopya insanın ısrarla kaçırdığı şeyi ona sağlar” derken, diğer taraftan Fred Charles Ikle “sadece gemimizin pruvasındaki ışığı takip edebiliriz” der.

Her ikisi de, Ütopik epistemolojinin iki birbirinden ayrı ve tamamlayıcı vasfına odaklandığından dolayı haklıdır.

Deyim yerindeyse ütopyalar, gönüllü olarak seçtikleri gösterişsiz ve dolaysız anlamla hem teori hem de pratiğin seviyesini aşarlar.

 İnsanların acıyla deneyimlediği sorunlara cevaplar sağ­larlar.

Ama cevaplamaya çalıştıkları ne filozofların “neyi bilebilirim?” kaygısıdır, ne de ideologların ve siyasetçilerin “ne yapmalıyım?” konusudur.

Ütopyacıların sorusu olan “ne umabilirim?”, “pratik” ve “teorik” aklım aynı anda çağrıştırdığı, İkincisini birincisinin astı yaparken bunların yapılarının ve potansiyellerinin uyumsuzluğu hakkında inatla bihaber kaldığı için muhtemelen Kant’ın gayrı meşru ilan edeceği bir aykırı sorudur.

Ütopya arayışının ardındaki itici kuvvet ne teorik ne de pratik akıldır, ne bilişsel ne de ahlâki kaygılardır, umut ilkesidir; fikir, bir nebze saklı da olsa, Kant’ın aklın gizemlerini deşip çıkarmasında mevcuttur, ancak esasen ayrıntılı biçimde Ernst Bloch tarafından incelenmiştir.

Umut, üzerinde filizlendiği gerçekliğe karşı esasen eleştirel olmasıyla, pratik ve teorik çıkarlar arasında eksik olan
bağlantıyı tedarik eder.

Gerçekçiliğin anlamını mümkün olan
seçeneklerin tümünü kapsayacak şekilde genişletir.

3. Ütopyalar gerçekliği birbiriyle yarışan bir dizi değerlendime projesine bölerler.

Ütopyanın üzerinde filizlendiği gerçeklik, toplumsal çelişkiler tarafından üretilen ve birbiriyle çelişen biliş­sel bakış açılarına karşı tarafsız değildir.

Toplum erişilebilir malların eşitsiz paylaşımı ve aynı zamanda toplumsal eyleme -eleştirel eylem de dahil olmak üzere- eşitsiz erişim imkânı üzerinden farklılaşan gruplardan oluştuğu müddetçe, kaçınılmaz olarak mevcudun eleştirisine girişir.

Yazarının öngörülemeyen toplumsal konumunun ve aşırı partizanlıktan kaynaklanan yanılsamalarla bağlantısının üstü örtülse bile, bu eleştirileri, sızlanmalarını ve iştahını temsil ettiği sınıflara ve tabakalara yöneltebilir.

İnsan düşüncesinin çeşitlilikleri arasında yeni bir sınıf kurmak yerine, ütopya, her zaman gruba özgü bir biçimi maddileştiren, grup deneyimini temsil eden ve sürekli olarak partizanca
hasret çeken eleştirel bir tutumla bütünleşmiş bir unsurudur.

Bir gruba eutopia gibi görünen bir başka gruba distopya gibi
gelebilir, ki bu herhangi bir sosyal ve siyasi düşünce öğrencisine göre pek de tuhaf bir görüngü değildir.

Öyleyse ütopyalar toplumdaki ana çıkar bölünmelerini açığa çıkarırlar ve belirgin hale getirirler.

Baskın sosyo-politik güçlerin billurlaşmasına katkıda bulunarak statü farklılığını eylem farklılığına çevirirler.

Tarihin o aşamasında toplumun erişimine açık imkânları gözden
geçirirler: Ama ütopyalar, belli grupların açmazlarına kendilerini adayarak sınıf bağıntılarını içeren doğalarını da ele verirler.

Bir başka deyişle, ütopyalar, geleceği bazı sınıflara adanmış çözümlerde göreceleştirir ve bugünden yola çıkan yegâne düşünce dizgesi olan muhafazakâr yanılsamayı defeder.

Eğer gerçekliği koruyan ideoloji, tarihi doğa olarak gizlemeye teşebbüs ederse, ütopyalar, bunun tam tersinde yer alarak, sözde doğanın tarihi statüsünün maskesini çıkartırlar.

Geleceği birbiriyle yarış eden projeler olarak resmederek insan istencinin rolünü ve onu ortaya çıkarmak için gerçekleştirilen toplu çabayı gözler önüne sererler.

Muhafazakâr bakış açısı kendisini geleceği “olasılık” diliyle
tartışırken ortaya serer; ütopyacı bakış açısı ise, menfaati adına
“kaçınılmazlık” maskesinin ardına saklanmayı seçse de, “olabilir” diliyle konuşmayı tercih eder.

Muhafazakâr bakış açısı alış­ kanlık ve olağanlığın her yerde bulunan gücü tarafından desteklenmektedir.

Ütopyalar, belli grupların ideallerini betimlemeye
kendilerini adamak gibi zarar verici bir teşebbüse girişebilirler.

Bunu, şu andan anlam çıkarma uğraşıyla üstün körü bir anlaşma
yapabilmekten başka bir şey beklemeyenlerin kendilerini özgürleştirme çabasını serbest bırakmak için yaparlar.

Kurguladıkları geçerli ve tastamam bir toplumsal sistemin bünyesinde, titiz bir bilim insanı tarafından kolayca kendi aleyhlerine çevrilebilecek bir doğruluk payına sahip olarak yer alırlar.

Ancak yine de, sağ­lam bir temele dayanmadığı iddia edilen bu fantezi, alışılagelmiş davranış ve ortak kanıya dayanan bilgiden oluşan ikiz güce meydan okumaya cüret eden bir fikrin topal konumunu dengelerken eldeki tek araçtır.

Gerçekçiliğin baskın tanımları, baskın çıkarlarla ölçümlenme düzeyine indirilmektedir; alışkanlığı ve “normal’i savunarak kendi egemenliklerini savunmuş olurlar.

Ütopyalar, alışkanlığın savunma duvarlarını zayıflatmakta,
yoğunlaşmış muhalefetin dramatik tepkilerini kullanarak yok
edilişlerine veya ütopik fikirlerin yakıcı çözümleriyle gitgide erimelerine zemin hazırlamaktadırlar.

4. Ütopyalar tarihi olayların gerçek seyrine müthiş derece
etkide bulunurlar.

Bazen hızla siyasi etkinliklerle birleştirilirler öyle ki ütopya etiketinin
altındaki tutkal kurumak için gereken zamanı zor bulur.

Bazen de gerçekliğe dahil edilirler ve sonra da fark ettirilmeden
muhafazakâr ideolojilerle kaynaştırılırlar.

 Ama çoğu durumda kamusal zihniyetin toplumsal eylemi yönlendirecek rehberleri, iyi ve kötüyü birbirinden ayıracak kriterleri ve vaatle kendi ideallerine yetişemeyecek derecede yavaş olan gerçeklik arasında hiçbir zaman doldurulmamış boşluğun inatçı hatırlatıcıları olarak kalırlar.

Bu üçlü rolde ütopyalar, gerçekliğe, sapıtmış bozuk zihinler olarak değil, gerçekliğin yegâne maddesi olan motive olmuş insan eyleminden hareketle içeriden çalışan güçlü etkenler halinde giriş yaparlar.

Daniel Bell, Ajnerikan tarihine ait mantığının izlediği yolu “bu ülkenin kuruluşunun temelini oluşturan eşitlik vaadinin gerçekleştirilmesini ve Tocqueville’in Amerikan demokrasisinin özetini açıklamasını: Bugün az kişinin sahip olduğunu, yarın birçok kişi talep edecektir” sözlerinde takip eder.

François Bloch-Laine, Gaston Berger tarafından ortaya atılan dilbilimsel ayrımlara başvurur, amaçlar sisteminin vizyonu tarafından başlatılmış kolektif eylem için “müstakbel eylem”
tabirini önerir: “Onun başlangıç noktası geleceği gönüllülükle
belirleyebileceğimiz fikridir.

Bu, geçmişten aşırı bir şekilde etkilenmekten vazgeçip bugüne nüfuz etmek için geleceğe yönelen bir çerçeveye kendimizi tereddütsüz bırakırsak ‘hiçbir zaman ka­çınılmaz olmayacak’ gelecektir”.

 Ütopyanın “hakikat” veya “hakikat değil” oluşunu önceden tesis
etmemize olanak sağlayacak bir yöntem bulunmamaktadır.

Bunun basit sebebi ütopyanın, uygun kitlesel sosyal çabanın oluşmasındaki ciddi ölçümlere bağlanan akıbetinin önceden belirlenmemesidir.

Hem destekleyici ve hem de engelleyici etmenler stoku, uygun insan eyleminin kararlı ama öngörülemez yapıtaşları olmadan tamamlanmamış kalmaya mahkumdur.

Öyleyse, ütopyanın “gerçekçiliği” veya “uygulanabilirliği” sadece eylem esnasında keşfedilebilir .

Böyle bir eyleme başvurunca ütopya hayata geçirici güçleri harekete geçirir; kendi programını mütevazi anlamda “ütopik” ilan etmek, bu yazılanların ışığında, ütopyanın “eylemle doğrulanması” ilkesinin korunabilmesinin araçlarından birisi olarak ortaya çıkar.

Toparlamak gerekirse, ütopya -bu çalışmada da kullanılacağı
anlamda- geleceğin ve daha iyi bir dünyanın şu özelliklere sahip
görüntüsüdür:
(1) Hâlâ yerine getirilemediği hissedilir ve meydana çıkartılmak için ek bir çaba bekler;
(2) Arzu edilen olarak algılanan, gelmesi gerekenin gelmesine
çok da bağlı olmayan bir dünyadır;
(3) Mevcut topluma karşı eleştireldir; aslında bir fikirler sistemi ütopik kalarak insan etkinliğini, antitez olmasa bile mevcuttan farklı bir sistemi temsil ettiği algısına sahip olduğu ölçüde canlandırmayı becerir;
(4) Risk ölçümü içerir; geleceğe dair bir görüntünün ütopya vasıflarına sahip olabilmesi için, tasarlanmış kolektif eylem tarafından gayrete getirilmediği sürece ortaya çıkmayacağına emin olunmalıdır.

ANADOLU UYGARLIKLARI - 1

 ANADOLU UYGARLIKLARI

 

FRİGLER - TARİHÇE

Frigler (MÖ 750 - MÖ 300), MÖ 1200'lerde Trakya ve Boğazlar üzerinden Anadoluya gelen ancak MÖ 750'lerde ortaya çıkan topluluk.

Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon’a göre Frigler,                                                                        Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu’ya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı.                               

Anadolu’ya göç eden Balkan kökenli boylardan olup                                                                               siyasi bir topluluk olarak ilk defa MÖ 750’den sonra ortaya çıkmışlardır.                                                                                                  

Çöken Hitit Devleti'nin kentlerine yerleşen Frigler   bugünkü                                                               Ankara, Çorum, Yozgat, Afyonkarahisar ve Eskişehir'i içine alan topraklarda yaşadılar.                                                      

Frigler Urartularla birleşerek Asurlulara karşı savaştılar.                                                                                   

En parlak dönemlerini İÖ 9.-8. yüzyıllarda yaşayan Frigler,                                                                      Hitit topraklarının neredeyse tümünü ele geçirdiler.                                                                                        

Anadolu'da bir karayolu ağı kurarak doğudaki Asur ve Luvi devletleri, Ege kıyılarındaki Ege uygarlıkları ile ticaret ilişkilerine girdiler.

İÖ 738'de başa geçen Gordios'un oğlu efsanevi kral Midas, Asurlularla anlaşma yolunu seçti..                     

İÖ 700’lere doğru  Kimmerler,  Friglerin başkenti Gordium'a kadar ilerlediler.  

Kenti ele geçirerek yaktılar.                                                                                                                                

Bu yenilgi karşısında Kral Midas'ın öküz kanı içerek kendini öldürdüğü söylenir                                 

Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler.

                                                                       

YÖNETİM

Frig Devleti bir kral tarafından yönetiliyordu.                                                                                        

Friglerin ilk kralı ülkenin başkenti Gordion’a adını veren Gordias’tır.                                                       

Tarihçi Arianos’a göre Gordias Thelmessos’lu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur.                                                                                                                            

Geçmiş dönemlerine ait kesin bilgiler bulunmayan Friglerin                                                                        en çok bilinen ve meşhur kralı Midasdır.                                                                                                                                                             

Midas döneminde bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu’ya egemen, güçlü bir krallık düzeyine ulaşmışlardır.

 

HİTİTLER - TARİHÇE

 

M.Ö. 2000 yıllarında Anadolu'ya göç ederek                                                                                              yerli Hatti Beylikleri üzerinde hakimiyet kurdukları bilinmektedir.

Anadolu Yarımadası'nın bugün için bilinen en eski adı Hatti Ülkesi idi ve bu topraklar 1500 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak bilindi.                                                                                 

Bu ad o kadar yerleşmişti ki Anadolu'yu istila eden Hititler bile                                                                   yeni yurtlarından söz ederken Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır.

Hitit adı Eski Ahit'e göre uydurulmuş bir isimdir.                                                                                         

Bugün Hitit diye anılan bu halkın kendilerine "Nesi dili konuşan"                                                   anlamında Nesili dediklerini biliyoruz.                                                                                                      

Hititler kendilerine "Neşalılar" diyorlardı.

Türkçe'de ise önceleri Eti sözcüğü kullanıldı, şimdi ise Hitit deyimi yerleşmiştir.

Tarihteki ilk kralları Kuşşara kralı LeonUgur'dır.                                                                                                   

İlk yerleşim yerleri ise Hattuşaş'dır.                                                                                                   

Anadolu’nun yerli halkıyla kaynaşıp Hitit Devleti’ni kurmuşlardır.                                                               

Bu devletin kurucusu Labarna‘dır.

Başkenti ise Hattuşaş’ dır.

 

KADEŞ BARIŞ ANLAŞMASI

                                                                                                                                                                                                                            M.Ö. 1274 tarihinde II. Ramses ile Muvattalli arasında                                                                         Kadeş önünde büyük bir meydan savaşı yapılmış ve Kadeş Antlaşması ile sonuçlanmıştır.        

Antlaşma Hattuşa’ da ortaya çıkarılan  ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan kil tabletten anlaşılmaktadır.                                                                                                                       

Antlaşma çivi yazısıyla gümüş plakalar üzerine Akadca olarak yazılmıştır. 

Ayrıca Mısır-Karnak Ramesseum’ da Mısır hiyeroglifi ile kaleme alınmış kopyaları görülmektedir.                                                                                  

Bu antlaşma dünya tarihinde eşitlik ilkesine dayanan en eski antlaşmadır.                                    

      Anlaşma müttefiklik, kardeşlik ve saldırmazlık anlaşmasıdır.

Kadeş antlaşmasının Hattuşaş’da bulunan çivi yazılı tabletinin büyütülmüş kopyası New York’ta Birleşmiş Milletler Binasında asılıdır.

 

KÜLTÜR

Hattuşaş Antik Kalıntıları bugün UNESCO'nun Dünya Kültür Mirasları listesinde yer almaktadır.

 Mabetler, saraylar, sosyal yapılar, kaya kabartmaları ve orthostatlarla önceki sanattan ayrılır.

Aslında Hattiler'e ait olmasına rağmen Hitit Güneş Kursu olarak anılan törensel nesne, Hititlerin sembolü kabul edilir.

 Hititçe, bugüne kadar bilinen en eski Hint-Avrupa dilidir.                                                                          

Resmî diplomatik yazışmaları ve saray arşivleri Âsur (Akad) çivi yazısıyla yazılırken kayalardaki kabartmalar ve yazıtlar için Hiyeroglif denilen yazı kullanılırdı.                                                                                                 

Hitit dîni çok tanrılı bir dindir; panteonun (tanrılar ailesi) içinde binlerce tanrı ve tanrıça vardır ve bunların pek çoğu diğer kavimlerin dinlerinden alınmıştır.

Hitit devletinin panteonu, Anadolu ve Suriye şehirlerinin çeşitli yerel panteonlarının zamanla bir araya getirilip birleştirilmesinden oluşmuştur.

Orta Anadolu'nun geniş toprakları üzerinde kurulan küçük krallık veya beylikler, "Karum" adı verilen pazar yerleri ile son derece canlı birer ticaret merkezleriydiler.

 Asurlu tüccarlarla birlikte gelişen bir başka ve çok önemli olgu ise,                                                         çivi yazısının Anadolu'ya gelişidir.

Böylece Anadolu tarihi çağlara girmektedir.

Hititler Hattuşaş kentinden göçtüler çünkü Veba hastalığına yakalanmıştılar.

Bu da onların yıkılış sebeplerinden biridir.

 

YÖNETİM

Yönetimin politik organı Pankuş’tur (İmparatorluk Meclisi).                                                                   

Herhangi bir politik sorun olduğunda Pankuş Kral tarafından çağırılmaktaydı.                                       

Pankuş, kralın kararları hakkında söz sahibi bir kuruldu,                                                                           onun mutlak hakimiyetinin tek denetleyiçisiydi.

 

İYONYALILAR - TARİHÇE

İyonya Anadolu'da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ'da verilen addır.

12 bağımsız sahil kenti Phokai (Foça), Klazomenai, Erythrai, Teos, Kolophon, Lebedos, Ephesos (Efes), Priene, Myos ve Miletos (Milet) ile birlikte  Khios (Sakız) ve Samos (Sisam) ada kentleri idi.

Bu kentler M.Ö. 1000 dolayında Yunanistan'dan gelen Dorlardan kaçan Akalar tarafından kurulmuş 12 bağımsız şehir devletidir.

MÖ 7. - 6. yüzyıllarda İyon kentleri Akdeniz havzası üzerinde güçlü bir ticari egemenlik kurdular;

Bilim, sanat ve felsefe alanında, daha sonra gelişen Yunan ve Roma uygarlıklarının temeli olarak kabul edilen büyük başarılara imza attılar.

İyonya M.Ö. 546 yılında Ahameniş İmparatorluğu egemenliğine girdi.

502-496 yıllarındaki İyonya İsyanı'nın yenilgisinden sonra önemini ve gücünü kaybetti.

 Eski Farsça "İonan" adı, Perslerin İyonyalılara vediği isimdi.

Farsça ve Arapça'dan Türkçeye Yunan biçiminde geçen bu ad,                                                        daha sonra Helen ulusunun tümü için İslam kültürel dairesindeki ulusların kullandığı ad oldu.

Siyasal yapılanmaları bağımsız şehir devleti şeklinde idi.

 Şehir devletlerinin temsilcileri "Panionion" adlı kutsal alanda                                                                  (halen Kuşadası'na bağlı Güzelçamlı'da) dini ve siyasi amaçlar için dönemsel olarak toplanmakla birlikte, hiçbir zaman ortak bir siyasi yapıda bir araya gelmediler.

Hiç bir zaman bir araya gelmedikleri için ortak karar aldıkları bir yerde yoktur.

Tüm Karadeniz, Kuzey Ege, Güney İtalya ve Sicilya sahillerinde çok sayıda koloni kurarak Akdeniz havzasındaki ticari üstünlüklerini geliştirdiler.

 Amasra, Sinop, Trabzon, Batum, Kefe, Varna, Enez, Napoli, Sirakuza, Marsilya, Nis gibi birçok kent ilk kez İyonyalılar tarafından kolonize edildi.

İyonyalılar dönemlerindeki özgür ve halkın haklarını koruyan yönetimleri sayesinde baskı altında kalmadan bilim, ticaret vb. şeylere yönelmişlerdir.

Bu yaptıkları şeylerle dönemlerinde gelişmiş bir devlet olmuş                                                                    ve gelecekteki çoğu özgür devletin kurucusu olmuşlardır.

İyonya dönemlerinde halkı baskı altına almayan çok az sayıdaki ülkeden biridir.

 

KÜLTÜR

Ön Asya ve Akdeniz ticaret yollarının kavşak noktasında bir ülke olmaları bilim ve kültür alanında ileri gitmelerinin en önemli nedenidir.

Merkezi otoriteye bağlı olmayan bağımsız kentler olarak örgütlenmeleri, özgür düşünce geleneğinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Milet'li Thales, Batı felsefesinin ve matematiğinin kurucusu olarak anılır.

Thales'in öğrencisi olan Anaksimandros, insanlık tarihinde ilk kez bağımsız bir kitap yazan kişidir.

 Milet'li Hekataios eleştirel tarih anlatımının ve ampirik coğrafyanın ilk önemli eserlerini verdi; bilinen ilk dünya haritasını yayımladı.

Efes'li Herakleitos "bir insan aynı nehirde iki kez yüzemez" deyimiyle özetlenen değişim felsefesini geliştirdi.

Samos'lu Pythagoras üçgenin açıları arasındaki ilişkiyi hesapladı;                                                 günümüze dek Batı ve Doğu müziğinin temelini oluşturan ses dizilerini tanımladı.

Milet'li Anaksagoras İyonya ekolünü Atina'ya taşıyarak, Eflatun ve Aristoteles'in öncüsü oldu.

Eski Yunan halkı arasında yaygın olan tanrılara ilişkin çeşitli inanç ve efsaneler ilk kez M.Ö. 9. yüzyılda İyonya'lı destan şairi Homeros tarafından derlenerek sistemleştirildi.

 Homeros'un sistemleştirdiği mitoloji, Atina'nın egemenliği döneminde tüm Helen dünyasının dini referans kaynağı olarak benimsendi.

 Yunan tanrıları insanlara benzerdi.

Tanrılarla insanlar arasındaki en önemli fark da ölümlü, tanrıların ise ölümsüz olmalarıydı.

Yunan geleneğindeki ilk anıtsal taş yapılar olan Samos'taki Hera Tapınağı, Efes'teki Artemis Tapınağı ve Milet'teki Apollon Tapınağı, M.Ö. 560 dolayında inşa edildiler.

Daha sonra yeniden inşa edilerek erken döneme ait izlerini kaybeden bu üç yapı, Batı mimarisinin başlangıç noktası olarak kabul edilir.

Fenike Alfabesi'nden uyarlanan çeşitli Yunan Alfabeleri                                                                        M.Ö. 9. yüzyıldan itibaren yaygınlık kazandı.

Soldan sağa yazılan İyon Alfabesi zamanla tüm Helenler tarafından benimsendi.

 Halen Yunan Alfabesi olarak bilinen alfabe, İyon Alfabesidir.

 Latin ve Kiril (Slav) alfabeleri Yunan alfabesinden türemiştir.

 

 

 

LİDYALILAR - TARİHÇE

 

Lidya veya Lydia, Anadolu'da Tunç Çağı'nın sonlarından başlayarak M.Ö. 6. yüzyıla kadar hüküm süren Lydia uygarlığının beşiğini ve merkezini oluşturan bölge.

 

 Esas olarak Gediz Nehri ve Küçük Menderes) Irmağı vadilerini kapsayan ve günümüzde yaklaşık olarak Manisa ve Uşak illerine denk gelen bölgedir.

Lidyalılar, Frigyalıların yıkılmasından sonra Kral Giges zamanında bağımsız bir devlet kurdular

Lidyalıların başkenti, dönemin en büyük ve zengin kentlerinden olan Sardes (Sard)’dır.

Lidyalıların aynı bölgede yaşadıkları kayda geçmiş İonyalılarla                                                         henüz kesinleştirilememiş bir ilişkisi bulunmaktadır.

Lydia hayvansal, bitkisel ve madeni kaynaklar açısından                                                                     çok zengin bir bölgede yer almaktaydı.

Kimmerlere karşı Asurlularla işbirliği yapmışlar ve Kral Yolunu Asur'a kadar uzatmışlardır.

Kral Alyattes zamanında Medlerle savaş yapılmıştır.

 MÖ 585 yılında barış yapılarak, Kızılırmak iki devlet arasında sınır olmuştur.

Son kralları Krezus dönemi Lidya'nın en parlak zamanı oldu.

 Efsanevi kral Lid'in ismine dayanarak halkın Lydialılar diye anılmaya başlandığı bilinmektedir.

Bu anlamda Lydia isminin ortaya çıkışıyla, güney komşuları ve akrabaları Karyalıların (efsanevi kral Kar'a dayalı) ve Karya isminin ortaya çıkışı benzerlik göstermektedir.

Adalar (Ege) Denizi’ne çıkmak istemeyen Pers Kralı Kyros (Kirus),                                                         Mısır'la ittifak yapan Lidya Kralı Krezus'u yenerek Lidya Krallığına son verdi (M.Ö. 546).

M.Ö. 546 yılında Persler, Lydia Krallığının başkenti Sardes'i ele geçirip Lydia Krallığına son vermişlerdir.  

Böylelikle Anadolu 200 yıllık Pers egemenliği dönemine girmiştir.

Lydia'da üç kral hanedanı hüküm sürmüştür: Sırasıyla "Atyadlar", "Heraklidler" ve "Mermnadlar".     

 

KÜLTÜR

Lydia dininde en önemli kültler ana tanrıça Artemis veya Kybele, Luvi tanrıçası-Kuvava tarım tanrısı-Baki (Dionysos), yağmur tanrısı-Leus (Zeus) ve mezarların koruyucusu-Santas'dır .                                                                                                                                           

Lydialıların parayı icat etmeleriyle insanlığa çok önemli faydaları dokunmuştur.

Lydia dili Hint-Avrupa dil ailesine aittir

Frig dili komşuları Karyalıların ve Misyalıların konuştuğu dille benzerlikler göstermektedir.

Seramik kapların özelliğinden Lydialıların batıdaki komşuları İyonya ile çok öncelere giden bir ilişkileri olduğu saptanmıştır.                                                                 

Başkentleri Sard aynı zamanda dönemin kültür ve sanat merkeziydi.

Lydia'nın insanlık tarihine en büyük katkısı "para"yı icat etmiş olmalarıdır.                                        

Başkent Sardes'in içinden geçen Paktalos Irmağı'nın                                                            alüvyonlarında doğal olarak bulanan altın-gümüş karışımıydı.

Elektron madeninden basılan ilk sikkelerin üzerinde Lydia Krallığının arması olan aslan başı bulunuyordu.

 İlk Lydia sikkeleri muhtemelen Alyattes döneminde basılmıştır.

Sikke basımının daha iyi bir duruma gelmesi ve                                                                                           elektron yerine altın ve gümüşten ayrı olarak sikke basımı                                                                        Kral Kroisos zamanında ortaya çıkmıştır.

Dağları sık ormanlarla kaplıydı, vadilerinde buğday yetiştirilmekte,                                                   büyük hayvan sürüleri otlatılmaktaydı.

 Nitekim Lydialılar sonradan süvari birlikleri ile ün kazanmışlardır.

Güneş ve ay tanrısına tapan Lidyalılar ölülerini kaya veya toprak içine yaptıkları mezarlara koyup, üstünü toprakla yükselterek örterlerdi.                                                                        

 

Kral mezarları yüksekçe olup, mozak tipindeydi.

 

lidya dili arabca gibi sağdan sola yazılır,

 

Bu güne kadar çözümlenemeyen tek dil olma özelliğini korur,

 

Dünya’ya paradan sonra kattıkları bir değer de yün battaniyelerdir.

 

LİKYALILAR - TARİHÇE

Hint-Avrupa kökenli bir dili konuştuklarından Asya kökenli,                                                                        Heredot kaynaklarından da Grek soylu olmayan Girit halkından olduklarına dair bilgiler var.

Esas akılda kalması gereken ise, tarihte bilinen ilk demokratik birlik olmasıdır.

Antalya ve Fethiye arasında yayıldıkları bölgenin jeopolitik önemi                                                                 tabii eşsiz doğası ve farklı şehirlerden bir araya gelmiş olmalarına rağmen ortak bir kültür yaratmış ve var oldukları sürece bunu paylaşıp yaşatmış olmalarıdır.

En başından beri Yunanlılar’ın saldırılarına karşılık verebilen Likyalılar, M.Ö.6.yyda Persler tarafından işgal edilmiştir.

M.Ö. 4. yyda Büyük İskender çıktığı “Asya Seferi” dahilinde bu bölgeyi de ele geçirmiştir.

Bölge bundan sonra yavaş yavaş Yunan kültürü ve sosyal değerlerinin etkisinde kalmıştır.                                                           

Bu noktada Likya Birliği kurulmuştur.

M.Ö.2.yyda Suriye hakimiyetine geçen bölgeyi Romalılar bir savaş neticesinde ele geçirmiştir.

Kısa bir süre sonra Likya’ya özgürlük tanınmıştır. 

Bu dönemde Likya Birliğinin en önemli şehirlerinden                                                                    Xanthos’a 2 kez zor kullanılarak baskı rejimi uygulama girişimler inde bulunulmuştur.                                                                                                    

Ancak (Likya) Federasyon kuvvetleri her iki durumda da çağrıldığında müdahale ederek birliği korumuştur.

M.Ö. 1.yyda ise Romalıların iç çekişmelerinin yarattığı kargaşa ortamından etkilenmişlerdir.

Xanthos halkı, Pers istilalarında olduğu gibi,                                                                                                  bu dönemde de toplu intihar yolu ile kendilerini yakmıştır.                                                                                                                                                           

Likya esas itibariyle M.S. 2. ve 3. yüzyılarda yaşadığı büyük depremlerin ardından bir daha kendisini toparlayamamıştır.     

M.S. 8 yyda Arap akınları ve bu süreye kadar da korsan saldırıları sebebi ile terk edilen bölge, 13.yyda Türk Beylikleri ile yeniden yerleşime açılmıştır.

 

LİKYA BİRLİĞİ

Likya Birliği Yönetimi hakkında edinilen bilgilere göre                                                                               birlik önemli –önemsiz toplam 23 şehirden oluşuyor.                                                                             

Günümüze kadar da dayanabilmiş, en büyük altı şehri vardır.

Xanthos, Patara, Pinara, Tlos, Myra ve Olympos ‘un 3’er oy hakkı bulunurken, daha önemsiz ve küçük şehirlerin 1 ya da 2 oy hakkı varmış.

XANTHOS                                                                                                                                                           Likya Federasyonu'nun en büyük şehri ve başkenti.

PATARA                                                                                                                                                     Xanthos nehri ağzında, Likya'nın önemli limanlarından ve tabii ki ticaret zengini bir şehir.

PINARA                                                                                                                                                              Xanthos vadisinde, Xanthos'un uzantısı şeklinde kurulmuş, bölgenin önemli yerleşimlerden biri.

TLOS                                                                                                                                                                         Yanartaş efsanesinin antagonisti üç başlı alev saçan ejder Chimera'yı öldüren Bellerophon'un resmedildiği kayadan oyma mezarın bulunduğu şehir.

MYRA                                                                                                                                                          Likya'ın önde gelen şehirlerinden. Erken Bizans Dönemi'nde Likya'nın başkenti ve piskoposluk merkezi

OLYMPOS                                                                                                                                              Yanartaş efsanesinin vuku bulduğu şehir.

SİMENA                                                                                                                                                                     Diğer adı ile KEKOVA, Kekik yetişen düzlük anlamında bir kelime

LETOON                                                                                                                                                       Kutsal tapınma merkezi; Leto, ve ikiz çocukları Apollo ve Artemis'e adanmış dini merkez.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

URARTULAR - TARİHÇE

 

Van Gölü ve çevresindeki dağlık bölge, M.Ö. XIII. yüzyıla ait

 Asur belgelerinde 'Nairi Ülkesi' olarak anılır.

 

Bu bölgede Urartu ismine, Asur kralı I. Salmanasar'a  ait çivi yazılı belgelerde rastlamaktayız.

 

Uru sözcüğü Asur dilinde, 'Ülke,-ülkesi' anlamına gelmektedir.

 

Bazı bilim adamları, Uruatri'nin 'Dağlık Ülke' anlamına geldiğini söyleseler de,

bu konuda Bilge Umar'ın düşüncesi daha akla yakındır.

 

Merkezi bir yönetimden yoksun olan Hurri kökenli bu insanlar,                                                                         8 beylikte (bölge) bir araya gelmişlerdi.

 

Asur kaynaklarından elde ettiğimiz bilgilere göre, bu beylikleri ilk kez bir krallık adı altında birleştiren, başkent Arzaşkun'da oturan Aramu (M.Ö. 850-840)'dur.

 

Ancak 'Arzaşkun' kelimesinin 'Erzurum' ile benzerliği ilginçtir.

 

Ülke kapsamında ise en az 51 kent bulunuyordu.

 

Kendilerine 'Bianili' diyen Urartular, 'Uruatri' ve 'Nairi' adıyla iki konfederasyon oluşturmuşlardı.

 

Urartu'nun I. Sarduri zamanında yazılmış en eski yazıtları Asurca'dır.

 

 Bugün, Urartu topraklarını oluşturan bölgede,                                                                                       belirgin bir biçimde kaleli ve surlu kent kalıntılarına rastlamaktayız.

 

Urartuların tarih sahnesinde en güçlü oldukları dönem,                                                                               Kral I. Argişti ve oğlu II. Sarduri zamanıdır.

 

Menua'nın oğlu I. Argişti içindiktirmiş olduğu Horhor yazıtından çok şey öğreniyoruz.

 

Ülke ekonomisinin birincil kaynağı olacak olan ilk büyük sulama projelerinin önemli bir kısmı Menua dönemine aittir.

 

Bu kanalların en çarpıcı örneği, 'Şamiram Su' adı verilen                                                          Hoşap Irmağı'ndan 50 km. ötedeki Van şehrine temiz su getiren kanaldır.

 

Bir efsaneye göre bu kanal, Babil kraliçesi ünlü Şamuramat tarafından, Menua ile aşklarını ölümsüzleştirmek için yaptırılmıştır.

 

 

 

KÜLTÜR

 

Ölülerin yanlarına armağanlar bırakılırdı.

 

Mezarlara armağan bırakma gelenekleri vardı.

 

Mezarlarda çeşitli silahlar, zırhlar ve at koşumları olmak üzere                                                                        birçoğu tunçtan yapılmış çok çeşitli eşya bulunmuştur.

 

Tevrat'ta Ararat olarak bahsedilmektedir.

 

Sonraları Asur yazıtlarında Uruatri biçiminde rastlanır.

Urartuların kullandigi dil hint avrupa dil ailesine girmektedir ,                                                                                  ve bugun Van bölgesinden kullanılan yerel dillerle önemli benzerlikler göstermektedir.

Yazı olarak kendine özgün bazı karakteristlik özellikler gösteren çivi yazısı ve bazı anıtsal yapılarda ise hiyeroglif kullanmışlardır.

Urartu Devleti çivi yazısını ve Hitit hiyeroglif yazısını kullanmışlardır.

Urartular, yönetim merkezi, kale, barajlar, sulama kanalları,                                                                  anıtsal kaya mezarları gibi inşa programları yürütmüşlerdir.

Van/ Meher Kapı anıtındaki yazıta göre, Urartuların inandığı, kutsadığı ve adlarına belirli dönemlerde kurban kestiği 79 tanrı, tanrıça ve tanrısal özellik bulunmaktadır.

Bunlardan ilk üç sırayı Haldi, Teişeba ve Şivini paylaşır.

Haldi Urartuların baştanrısı idi.

Ölümden sonraki yaşama inandıkları için ölülerin mezarlarına günlük yaşamda kullandığı eşyalar konulurdu  yastık,çanak, çömlek v.s.

Urartu Krallığı'nda çivi yazısı, yıllık sefer yapma, ölçü sistemi, unvanlar, savaş taktikleri, nüfus nakilleri, resim, süsleme ve kabartma sanatı gibi uygulamalar, Asur etkili olarak gelişmiştir.

Mimari, sorguçlu miğferler, kazanlardaki siren eklentileri, hiyeroglif yazısı, yakarak gömme, fildişi sanatı gibi dallar ise Kuzey Suriye'den etkiler almıştır.

Devletin kuruluşu ile birlikte ortaya çıkmış gözüken parlak kırmızı astarlı çanak-çömlek grubu yönetim merkezi ve önemli Urartu kalelerinde bulunmaktadır.

Halkın ürettiği yöresel ve geleneksel mallar da kullanılmaya devam etmiştir.

ÜTOPYALAR - 1

  ÜTOPYA VE GERÇEKLİK   Sosyalizm on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının üzerine bir ütopya olarak çökmüştür. Bu ifade, kesinlikle şu iki t...