ÜTOPYA VE GERÇEKLİK
Sosyalizm on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının üzerine bir ütopya
olarak çökmüştür.
Bu ifade, kesinlikle şu iki tepkiden birisine yol açar: ya
kendini, insan iradesinin uçan halısından ziyade tarihsel gereksinimin sağlam
vasıtasında daha güvende hissedenlerin kızgın protestolarına ya da dünyamızın,
eşitliğe doğru yapılan sonuçsuz girişimler tarafından sık sık ziyaret
edilmeseydi çok daha
mutlu bir yer
olacağını düşünenlerin dostane gülümsemelerine.
Hem protestolar hem de gülümsemeler ‘ütopya’ kavramının kamu
zihninde tortulaşan anlamınca, kısmen haklı çıkarılmaktan daha fazlasını elde
etmiştir.
Ama benim kullanmayı önerdiğim anlam bu değildir.
Gündelik konuşmada oldukça sık karşımıza çıkan ‘ütopya’
kelimesinin bağlamı,
bir fikri, bir projeyi, bir beklentiyi ‘sadece
ütopya’ olarak
ayıplama ifadesidir.
Bu ifade tartışmanın sonunu işaretler, başını değil.
Birileri hâlâ, bu hükmün özel bir durumda uygulanıp
uygulanamayacağına emin olmak için münakaşayı devam ettirebilir, ancak
uygulanabilse bile, söz konusu fikrin muhtemel gerçek değerinin daha ayrıntılı
izahı çok az anlam
ifade edecektir.
İtham, fikrin, önü alınmaz bir fantezinin hayal dünyasına
ait, bilimsellik dışı, gerçeklikle anlaşmazlık içindeymiş gibi
değerlendirilerek terslenmesine ve geri dönülemez şekilde reddedilmesine varır
-başka bir ifadeyle itham, fikrin, bilimsel söyleme güvenli mesafede tutacak
şekilde sınırlarını çizen
bütün bu özelliklerle
yüklüdür.
Bu işlem, fikri, asıl gerekçelerine başvurmaya artık gerek
duymayan, tamamıyla
baştan savma bir işleyişe dönüştürmeye
yetecek şekilde
yapılır.
Herhangi bir kişi, ütopik düşünüşün içine düştüğü
itibarsızlığın, modern bilim kümesinin kati olarak insan eylemi haritasından
çıkartmaya çalıştığı, maceracı insan zihninin abartılı ve saçma yolları olan
büyü, din ve simya tarafından paylaşıldığını varsayabilir.
Başlangıçtan itibaren atıl, gerçeklikte temelleri bulunmayan
gerçek dışı bir plan olarak tanımlandığından, ütopya, geri dönülemez şekilde
yanlış fikirlerin arasına dökülür ki bu aslında insanın ilerlemesini ve insan
çabasını, aklın ve rasyonalitenin yollarından ayırarak aksatır.
Başat kullanım, Thomas More’un terimini, bilerek yaratılan
belirsizliğinden sıyırarak ve onu esasen birbirinin içerisine geçmiş iki anlamından
birisine - ‘var olmayan bir yere indirgeyerek, ütopyanın tarihsel konu dışı
olma durumunun kendini gerçeklemesine hizmet eder.
Öneminin sonradan anlaşılması fırsat bilinerek, ortaya konulan
planlar tahminler olarak sınıflandırılırken, ‘ütopya’ ismi
gerçekleştirmeyi
başaramayanlara ayrılır.
Ütopyalara, yanlış çıkan tahminler ya da kendi gerçekçiliğini
ispatlamayı başaramayan planlar olarak muamele etmenin
yetersizliği, eğer
sadece insanlık tarihinin her anının, az ya da
çok, açık uçlu bir
durum olduğunu kabul edersek belirginleşir;
kendi geçmişinin
yapısı tarafından tamamıyla belirlenemeyen
ve bünyesinden birden
fazla olay dizisinin çıkabileceği bir durumdur bu (sadece öznellik içerisinde,
kendi bilgimizin durumunu göz önüne alma anlamında değil, nesnel anlamda da,
sadece eğer kusursuz
bir araştırma ve veri işleme teknolojisi el
altında
bulunabildiğinde, bugünle ve geçmişle ilgili toplanabilecek tüm bilgimizin
vaziyetini değerlendirerek).
Wright Mills, “kendi eylemleri hakkındaki tahminlerin farkına
varabilirler,
kendilerini bunlara göre yeniden yönlendirebilirler
ve çoğunlukla
yönlendirirler de.
Tahminleri yanlış ya da doğru çıkarabilirler.
Yapacakları şey, henüz, çok iyi bir tahmine bağlı değildir.
Belli bir özgürlüğe sahip olana kadar insanların
yapabilecekleri rahatlıkla tahmin edilebilir olmayacaktır.”
Mills’in üzerinde
durduğu nokta, gelecekle ilgili ifadelerimizin başlangıçtan itibaren açıkça
öngörmeye çalıştığı olayların asıl gidişatı ile kıyaslanmak üzere kitap
raflarında edilgen halde bekleyen salt tahminler olmaktan uzak bir şekilde, söz
konusu geleceği şekillendiren etkin faktörler haline gelmeleriydi.
Tarihin gidişatını ne
yöne saptıracakları bu ifadelerin yalnızca içeriğine bağlı değildir.
Bazılarına göre sapmalar, içsel olarak tahmin edilemeyen dik
kafalı insan praksisini dayanak alır.
Eğer öyleyse, tahminler veya daha genel olarak gelecek
tasavvurları hakkında sorulacak doğru soru, bunların sonraki olaylar tarafından
doğrulanması veya yanlışlanması değil, bu olayların, kamu zihnindeki söz konusu
tasavvurların varlığı tarafından hangi yönde ve ne dereceye kadar etkilene veya
yaranla geldiğidir.
Thomas Cariyle tarihi
“hapsedilmiş bir peygamberlik” olarak tanımlamıştır; Oscar Wilde “Ütopya’yı
içermeyen dünya haritası, İnsanlığın her zaman yer bulduğu o ülkeyi dışarıda
bıraktığı için göz atmaya bile değmez” fikrini ortaya koymuştur; Anatole France
bilimle zehirlenen kendi çağdaşlarını “başka zamanların ütopyaları olmadan,
insanlar hâlâ mağaralarda, sefil ve çıplak halde yaşıyor
olurlardı” sözleriyle
uyarmıştır.
Ve Gabriel Tarde,
yerindeliğiyle adeta naif şu soruyu öne çıkartmıştır: “Daha olmamış geleceğin, şimdiyi, artık
bırakılması gereken geçmişten daha fazla etkilemesi, bana ne daha çok ne
de daha az makul gelmektedir”.
Bu düşünürlerin, sadece ütopya ve onun etkin tarihsel rolü
meselesiyle değil, çok daha geniş bir insan doğası sorusuyla cebelleştikleri
görülebilir.
Kültürü, öğrenmeye, yaratıcılığı baltalamaya indirgeyen
muhafazakâr bakışa
radikal karşıtlık, alışılmışın dışındaki insan
varoluş kipinin, tam
olarak belirli olmayan ve aynı zamanda,
tekrar ve tekrar, en
kalın şekilde tabakalaşmış alışkanlık kalıplarını bile tahrip etmeye muktedir
olması bakımından geçmişten niteliksel olarak ayrı olan bir zaman kipine,
geleceğin biricik fenomenine bağlı olduğu varsayımıyla başlar.
Kültürün en çarpıcı ayrıştırıcı özelliği, öğrenmeyi reddeden,
şartlandırıcı baskıya direnen, göz önüne getirilebilir herhangi bir fiziki duyu
tarafından algılanmayan “uyarıcıya” “tepki veren” kötü şöhretli insan
kabiliyetidir.
İcat kabiliyeti ve inatçılığa varan özgünlük, insanları, en
az öğrenme yetenekleri ve şartlandırılma kapasiteleri kadar karakterize
ederler.
Bazı düşünürler itirazlarında ‘öğrenen insan imajının aksi
yönünde öyle ilerlerler ki, yukarıda resmedilenin tam karşısında bir duruş
sergilerler, mesela Teilhard de Chardin: “Sonunda, bilimsel anlamı yaratanlar
gerçekçiler’ değil Ütopyacılar olmuştur.
Onlar, hayalleri gülümsememize yol açsa da, en azından,
insan fenomeninin hakiki boyutlarına dair bir hissiyata sahiptirler” der.
İnsanın doğası ne olursa olsun ütopyacı yöntemle düşünme
kapasitesi, süre
giden ilişkileri kırmayı, insanın kendisini alışılagelmişin, sıradanın,
‘normal’in apaçık haldeki ezici zihinsel ve fiziksel egemenliğinden
kurtarmasını gerektirir.
Bu itibarla, ütopyacı düşünüş, Raymond Ruyer’ın güçlü bir
şekilde vurguladığı gibi, icatla aynı kategoridedir.
“Mesleklerin insana
uygunluğu üzerine değil, insanların mesleklere uygunluğu üzerine hükümler veren”,
gerçekte teknik olma idealini kabul eden, onları belirlemek yerine
araçsallaştırmaya yol açan sonuçların peşinde koşan bir dünyadayız.
“Zıueck” mükemmelliğini
tek kabul edilebilir ideal olarak gören, teknik mükemmellik ve verimlilik
idealleri üzerine inşa edilmiş uygarlığımızda, icat, tamamıyla meşru, takdir
gören ve itibar getiren bir uğraştır; gelgelelim ütopyalar, aynı psikolojik
yapıyı ve mevcut işleyişe, kalıplara karşı koymak için aynı isteği gerektirse
de, öyle değillerdir.
Yeniden Ruyer’dan alıntı yaparsak, ütopist düşünür, takip
etmeyi dilediği istikametten herhangi bir sapmanın kararlı bir şekilde önüne
geçmeye çalışmasında, “zihinsel deneyim vasıtasını” bir noktada terk etmeye karar
vermedikçe sadece sıradan bir sosyolog olacaktır.
“Zihinsel deneyimin
vasıtasını terk etmek”, icat yapan ile ütopyacıyı birleştiren ortak özelliktir;
bununla beraber icat yapan hâkim değer standartları tarafından betimlenen
çerçevedeki teknik mükemmelliğin takipçisiyken, ütopyacı, standartların
kendisine karşı koyar ve bu durum Zıveckrationalitâ?'a kendisini kaptırmış bir dünyada tüm farklılığı yaratır.
Virgilio Melchiore ütopyacı imgelemi, “mutlak bilinçlilik”
ile “tarihsel durumun farkında olunması” arasına yayılan Kant’çı “dolayım
alanına” yerleştirir.
“Mutlak” bizim uygarlığımızın çok az faydalandığı bir şeydir;
Nietszche’nin Femsterılieben’si karşısında
çaresiz kalıp acı çekenler, sınırsızlığıyla öne çıkan bir teknik kurgu ile
insan ilişkilerinedair her şeyin cesaret kırıcı kıtlığının bir karışımından
oluşan meşhur bilimkurgunun harika dünyasına dalarak deşarj olmaya davet
edilmektedirler.
İnsan, özgürlüğün ne raddede yaşandığının, insanların
kendilerininkinden farklı bir dünyayı tahayyül edebilme mertebesiyle
ölçülebileceğini düşünmeye başlar.
Bunlar, “yalnızca ütopya” klişesinde kendisini gösteren
alaycı bakış açısını şiddetle reddetmemizin sebepleridir.
Bu klişe, değerlendirmeye soyunduğu ütopyadan ziyade,
içerisinde geçer akçe haline geldiği sosyal sistemlerin doğasını yansıtıyor
gibidir.
Aslına bakarsanız sosyal yaşamın, ütopyanın uçsuz bucaksız
rolü
dikkate alınmadan
anlaşılamayacağını düşünüyorum.
Ütopyalar, kültürün bütünüyle birlikte - Santayana’nın dediği
gibi -
keskin tarafı
geleceğe dayanmış bir bıçak özelliği taşırlar.
Sürekli, geleceğin şimdiki zamanla birlikte tepki vermesine
neden olurlar ve böylece insanlık tarihi olarak bilinen bileşkeyi üretirler.
Şimdi, genelde ütopyaların ve bilhassa sosyalizmin, tarihi süreçte
önemli ve inşa edici bir rol üstlendikleri iddialarını bana göre tasdik eden
işlevlerinin ana hatlarını sıralayacağım:
1. Ütopyalar şimdiyi göreceleştirir.
Bir kimse mutlak olduğuna inanılan bir şeye eleştirel
yaklaşamaz.
Ütopyalar, mevcut gerçekliğin taraflılığını açığa çıkararak,
gerçekliğin sadece küçük bir noktasını işgal ettiği olabilirin alanını
tarayarak, insanın mevcut açmazını kendi başına dönüştüren eleştirel bir tutuma
ve eleştirel bir eyleme zemin hazırlarlar.
Öyleyse, ütopyaların varlığı, şimdinin cerahatli sorunlarına
alternatif çözümler düşünme becerisi, yani tarihsel değişimin gerekli koşulu
olarak görülebilir.
Ütopyalar, pragmatik olarak tasarlanmış gerçekçilikle çok az
ilgilenmeleriyle
seçim platformlarından ve hatta uzun vadeli siyasi programlardan
farklılaşırlar.
Onlar serbest bırakılmış hayal gücünün lüksünü öne
çıkartırlar ve onu, siyasi oyunların kesinlikleriyle dizginlendiğinde asla
ulaşamayacağı uzak açıklıklara taşırlar.
Mantığın ve akılcılığın anlamı daha ziyade siyasi oyunlarla
tanımlandığından “ütopyalar, şu anda var olandan çıkan
mantıksal ve direkt
adımlar olarak görünmezler.
Ütopyacı bakış, bu anlamda, tarihsel devamlılıkla ilişiğini
keser.”
Bununla beraber bu bakış onların, toplumun pratik zihinli
yenilikçilerine faydalı olmayacakları anlamına gelmez.
Ütopyalara karşı alaycılıktan başka hiçbir tutumun ağırbaşlı
bir zihnin “gerçeklikle” ilgilenmesi olmayacağı, yani başka hiçbir şeyin kendi
toplumunun peyderpey iyileşmesine yol açmayacağı anlamına da gelmez.
Bir milletin ana siyasi bloklarının ödemeler dengesi ve banka
faizlerinin seviyesi hakkında tartışmalara girmekten başka bir şey bilmediği
durum, aslında, ütopyacı fikirler rezervinin tehlikeli bir şekilde kurumaya
başladığının işaretini ve tehlikenin yaklaştığı haberini verir.
Samimi bir gerçekçilik içeren, mevcut tüm fırsatların stokunu
kullanan bir siyasetin zeminini hazırlayan ütopyacı kavrayışın keşfedilmemiş
geleceğe karşı yürekli tutumu, onun tüm bağlantılarını kesip atma ve saçma olma
yeteneğinden çıkar.
Ütopik fikirlerin varlığı ve canlılıkları, sallantılı ama
güçlü bir gelişim içerisindeki bir toplumun belirtileri olarak görülebilir.
Lewis Mumford’ın sözleriyle, “ideal bir düzen fiziksel bir
koruyucu kabın ideolojik eşitidir: Dış değişimi insan amacının sınırları
içerisinde tutar.
Bir cemaat, ideallerin yardımıyla, birçok olabilirlik
arasından kendi doğasıyla bağdaşanları veya insanın daha fazla gelişimini vaat
edenleri seçer.
Bu Aristoteles’in biyolojisindeki entelekyanın rolüne tekabül
eder”.
Samimi gerçekçilikle ağırbaşlılık kisvesinin arkasına saklanmış
çekincesiz muhafazakârlığı ayıran ince çizgi, umudunu yitirmiş ve yerinden
memnun ortak kanıya hayali gibi görünen insanın tüm alternatiflerini
değerlendirme faaliyetini istemekle
reddetmek arasında
salınır.
2. Ütopyalar, kültürün, şimdiki zamanda olabilecekleri
keşfedilmesini içeren
yönüdür .
Gözlerini nadiren mevcut gerçekliğin çok üzerinde bir noktaya
dikerler.
Aslında, kendi çağdaşlarının tecrübe ve tutkularından çıkan
tasarılarında ve şu veya bu yerleşik kurumu ayrıştırıp arzu ettikleri değişimin
vasıtası olarak kullanma ihtiraslarında şaşırtıcı şekilde gerçekçidirler.
Hiçbir devir, der Marx, çözemeyeceği problemleri ortaya atmaz.
George Sorel, bu tarihsel-felsefi genellemeye
psikolojik bir açıklama ekleyerek, bir zihnin bir fikri öne çıkarmasının, o
fikrin zaten ortalıkta olmasından kaynaklandığına dikkat çeker.
Aynı kültür gibi, yoksunluktan kaynaklanan kışkırtıcı
duygularının ve her daim mevcut inatçı gerçekliklerin ıslah edici
sıkıştırmalarının çifte baskısı altındaki herhangi bir kuşağın -eğer o kuşak
bir tanesine sahip olacak kadar şanslı ve özgürse- ütopik idealleri
şekillendirmesi nedeniyle söz konusu önermelerin tersi olamaz.
Bir taraftan Frank E. Mannel, “ütopya insanın ısrarla
kaçırdığı şeyi ona sağlar” derken, diğer taraftan Fred Charles Ikle “sadece
gemimizin pruvasındaki ışığı takip edebiliriz” der.
Her ikisi de, Ütopik epistemolojinin iki birbirinden ayrı ve
tamamlayıcı vasfına odaklandığından dolayı haklıdır.
Deyim yerindeyse ütopyalar, gönüllü olarak seçtikleri
gösterişsiz ve dolaysız anlamla hem teori hem de pratiğin seviyesini aşarlar.
İnsanların acıyla
deneyimlediği sorunlara cevaplar sağlarlar.
Ama cevaplamaya çalıştıkları ne filozofların “neyi
bilebilirim?” kaygısıdır, ne de ideologların ve siyasetçilerin “ne yapmalıyım?”
konusudur.
Ütopyacıların sorusu olan “ne umabilirim?”, “pratik” ve
“teorik” aklım aynı anda çağrıştırdığı, İkincisini birincisinin astı yaparken
bunların yapılarının ve potansiyellerinin uyumsuzluğu hakkında inatla bihaber
kaldığı için muhtemelen Kant’ın gayrı meşru ilan edeceği bir aykırı sorudur.
Ütopya arayışının ardındaki itici kuvvet ne teorik ne de
pratik akıldır, ne bilişsel ne de ahlâki kaygılardır, umut ilkesidir; fikir,
bir nebze saklı da olsa, Kant’ın aklın gizemlerini deşip çıkarmasında
mevcuttur, ancak esasen ayrıntılı biçimde Ernst Bloch tarafından incelenmiştir.
Umut, üzerinde filizlendiği gerçekliğe karşı esasen eleştirel
olmasıyla, pratik ve teorik çıkarlar arasında eksik olan
bağlantıyı tedarik
eder.
Gerçekçiliğin anlamını mümkün olan
seçeneklerin tümünü
kapsayacak şekilde genişletir.
3. Ütopyalar gerçekliği birbiriyle yarışan bir dizi
değerlendime projesine bölerler.
Ütopyanın üzerinde filizlendiği gerçeklik, toplumsal
çelişkiler tarafından üretilen ve birbiriyle çelişen bilişsel bakış açılarına
karşı tarafsız değildir.
Toplum erişilebilir malların eşitsiz paylaşımı ve aynı
zamanda toplumsal eyleme -eleştirel eylem de dahil olmak üzere- eşitsiz erişim
imkânı üzerinden farklılaşan gruplardan oluştuğu müddetçe, kaçınılmaz olarak mevcudun
eleştirisine girişir.
Yazarının öngörülemeyen toplumsal konumunun ve aşırı
partizanlıktan kaynaklanan yanılsamalarla bağlantısının üstü örtülse bile, bu
eleştirileri, sızlanmalarını ve iştahını temsil ettiği sınıflara ve tabakalara
yöneltebilir.
İnsan düşüncesinin çeşitlilikleri arasında yeni bir sınıf
kurmak yerine, ütopya, her zaman gruba özgü bir biçimi maddileştiren, grup
deneyimini temsil eden ve sürekli olarak partizanca
hasret çeken
eleştirel bir tutumla bütünleşmiş bir unsurudur.
Bir gruba eutopia gibi görünen bir başka gruba distopya gibi
gelebilir, ki bu
herhangi bir sosyal ve siyasi düşünce öğrencisine göre pek de tuhaf bir görüngü
değildir.
Öyleyse ütopyalar toplumdaki ana çıkar bölünmelerini açığa
çıkarırlar ve belirgin hale getirirler.
Baskın sosyo-politik güçlerin billurlaşmasına katkıda
bulunarak statü farklılığını eylem farklılığına çevirirler.
Tarihin o aşamasında toplumun erişimine açık imkânları gözden
geçirirler: Ama
ütopyalar, belli grupların açmazlarına kendilerini adayarak sınıf bağıntılarını
içeren doğalarını da ele verirler.
Bir başka deyişle, ütopyalar, geleceği bazı sınıflara adanmış
çözümlerde göreceleştirir ve bugünden yola çıkan yegâne düşünce dizgesi olan
muhafazakâr yanılsamayı defeder.
Eğer gerçekliği koruyan ideoloji, tarihi doğa olarak
gizlemeye teşebbüs ederse, ütopyalar, bunun tam tersinde yer alarak, sözde
doğanın tarihi statüsünün maskesini çıkartırlar.
Geleceği birbiriyle yarış eden projeler olarak resmederek
insan istencinin rolünü ve onu ortaya çıkarmak için gerçekleştirilen toplu
çabayı gözler önüne sererler.
Muhafazakâr bakış açısı kendisini geleceği “olasılık” diliyle
tartışırken ortaya
serer; ütopyacı bakış açısı ise, menfaati adına
“kaçınılmazlık”
maskesinin ardına saklanmayı seçse de, “olabilir” diliyle konuşmayı tercih
eder.
Muhafazakâr bakış açısı alış kanlık ve olağanlığın her yerde
bulunan gücü tarafından desteklenmektedir.
Ütopyalar, belli grupların ideallerini betimlemeye
kendilerini adamak
gibi zarar verici bir teşebbüse girişebilirler.
Bunu, şu andan anlam çıkarma uğraşıyla üstün körü bir anlaşma
yapabilmekten başka
bir şey beklemeyenlerin kendilerini özgürleştirme çabasını serbest bırakmak
için yaparlar.
Kurguladıkları geçerli ve tastamam bir toplumsal sistemin
bünyesinde, titiz bir bilim insanı tarafından kolayca kendi aleyhlerine
çevrilebilecek bir doğruluk payına sahip olarak yer alırlar.
Ancak yine de, sağlam bir temele dayanmadığı iddia edilen bu
fantezi, alışılagelmiş davranış ve ortak kanıya dayanan bilgiden oluşan ikiz
güce meydan okumaya cüret eden bir fikrin topal konumunu dengelerken eldeki tek
araçtır.
Gerçekçiliğin baskın tanımları, baskın çıkarlarla ölçümlenme
düzeyine indirilmektedir; alışkanlığı ve “normal’i savunarak kendi
egemenliklerini savunmuş olurlar.
Ütopyalar, alışkanlığın savunma duvarlarını zayıflatmakta,
yoğunlaşmış
muhalefetin dramatik tepkilerini kullanarak yok
edilişlerine veya ütopik
fikirlerin yakıcı çözümleriyle gitgide erimelerine zemin hazırlamaktadırlar.
4. Ütopyalar tarihi olayların gerçek seyrine müthiş derece
etkide bulunurlar.
Bazen hızla siyasi etkinliklerle birleştirilirler öyle ki
ütopya etiketinin
altındaki tutkal
kurumak için gereken zamanı zor bulur.
Bazen de gerçekliğe dahil edilirler ve sonra da fark
ettirilmeden
muhafazakâr
ideolojilerle kaynaştırılırlar.
Ama çoğu durumda kamusal
zihniyetin toplumsal eylemi yönlendirecek rehberleri, iyi ve kötüyü birbirinden
ayıracak kriterleri ve vaatle kendi ideallerine yetişemeyecek derecede yavaş
olan gerçeklik arasında hiçbir zaman doldurulmamış boşluğun inatçı
hatırlatıcıları olarak kalırlar.
Bu üçlü rolde ütopyalar, gerçekliğe, sapıtmış bozuk zihinler
olarak değil, gerçekliğin yegâne maddesi olan motive olmuş insan eyleminden
hareketle içeriden çalışan güçlü etkenler halinde giriş yaparlar.
Daniel Bell, Ajnerikan tarihine ait mantığının izlediği yolu
“bu ülkenin kuruluşunun temelini oluşturan eşitlik vaadinin
gerçekleştirilmesini ve Tocqueville’in Amerikan demokrasisinin özetini
açıklamasını: Bugün az kişinin sahip olduğunu, yarın birçok kişi talep
edecektir” sözlerinde takip eder.
François Bloch-Laine, Gaston Berger tarafından ortaya atılan
dilbilimsel ayrımlara başvurur, amaçlar sisteminin vizyonu tarafından
başlatılmış kolektif eylem için “müstakbel eylem”
tabirini önerir:
“Onun başlangıç noktası geleceği gönüllülükle
belirleyebileceğimiz
fikridir.
Bu, geçmişten aşırı bir şekilde etkilenmekten vazgeçip bugüne
nüfuz etmek için geleceğe yönelen bir çerçeveye kendimizi tereddütsüz
bırakırsak ‘hiçbir zaman kaçınılmaz olmayacak’ gelecektir”.
Ütopyanın “hakikat”
veya “hakikat değil” oluşunu önceden tesis
etmemize olanak
sağlayacak bir yöntem bulunmamaktadır.
Bunun basit sebebi ütopyanın, uygun kitlesel sosyal çabanın
oluşmasındaki ciddi ölçümlere bağlanan akıbetinin önceden belirlenmemesidir.
Hem destekleyici ve hem de engelleyici etmenler stoku, uygun
insan eyleminin kararlı ama öngörülemez yapıtaşları olmadan tamamlanmamış
kalmaya mahkumdur.
Öyleyse, ütopyanın “gerçekçiliği” veya “uygulanabilirliği”
sadece eylem esnasında keşfedilebilir .
Böyle bir eyleme başvurunca ütopya hayata geçirici güçleri
harekete geçirir; kendi programını mütevazi anlamda “ütopik” ilan etmek, bu
yazılanların ışığında, ütopyanın “eylemle doğrulanması” ilkesinin
korunabilmesinin araçlarından birisi olarak ortaya çıkar.
Toparlamak gerekirse, ütopya -bu çalışmada da kullanılacağı
anlamda- geleceğin ve
daha iyi bir dünyanın şu özelliklere sahip
görüntüsüdür:
(1) Hâlâ yerine
getirilemediği hissedilir ve meydana çıkartılmak için ek bir çaba bekler;
(2) Arzu edilen
olarak algılanan, gelmesi gerekenin gelmesine
çok da bağlı olmayan
bir dünyadır;
(3) Mevcut topluma
karşı eleştireldir; aslında bir fikirler sistemi ütopik kalarak insan
etkinliğini, antitez olmasa bile mevcuttan farklı bir sistemi temsil ettiği
algısına sahip olduğu ölçüde canlandırmayı becerir;
(4) Risk ölçümü
içerir; geleceğe dair bir görüntünün ütopya vasıflarına sahip olabilmesi için,
tasarlanmış kolektif eylem tarafından gayrete getirilmediği sürece ortaya
çıkmayacağına emin olunmalıdır.